Ah Sakarya.. (II)
Merhabalar ..
Bu aralar yazmıyorum yazamıyorum, ihmal ettiğimin farkındayım ama aklımda sürekli planlar, yapacağım işler, gideceğim yerler, okuyacağım kitaplar, izleyeceğim filmler, takip edeceğim dergiler, hayatıma dahil olacak yeni hobiler falan derken elim kolum bağlandı sanki. Hayaller ve fikirler içinde boğuşmaktayım yani. Fazla tatil de iyi olmuyor mu ne. Zihin ve beden boş olunca insan ne yapacağını nereye gideceğini şaşırıyor sanırım.Sonra da hayaller, hayatlar capsi gerçek oluyor :)
Her şeyi istediğim gibi bir o kadar da hiçbir şey yapmayışım da eklenince elde var yine sıfır tabi. Ah bu ben uslanmaz ben...
Sakarya'yı yazmaya kaldığım yerden devam etmem gerektiğini fark edince dur dedim ben buradan yürürüm.
Sakarya kendini yazdırtıyor adeta. Nasıl yazdırmasın ki büyüdüğüm akıllandığım tabiri caiz ise adam gibi kadın olmama yardımı dokunan şehir, emeği çok üstümde tabi ki hakkım var diyor ve 'Ah Sakarya..(II) yazım başlıyor izninizle ..
İlk girdiği ortamda zorlanır insan, tanımadığı insanlar, yeni bir düzen, yeni bir çevre ...
Bu yenilere uyum sağlayacak şekilde yaratılmışız da çok şükür fazla zorluk çekmiyorum. Tabi bu süreç kişiden kişiye fark ediyor ama sonuç itibariyle ayak uyduruyoruz olana bitene. Yeni insanlarla yeni şehri keşfetmenin hazzı da yok ayrıca...
Eee yenilikler de tam bana göre olunca da bırakıyorum kendimi küçük bir yaprak misali suyun akışına. Boğulmamak için çok mücadele veriyorum o ayrı ...
Her getirenin bir götürüsü var artık biliyorum..
Keşfedilmeyi bekleyen kimisine küçük gelen Sakarya bize sayfalarını açıyor birer birer.
Tertemiz .
Yazıyoruz hikayemizi geziyoruz şehri. Ki gezdiğimiz kadar gezemediğimiz o kadar yer kaldı ki şu dört yıla sığdıramadığımız...
Ama buna oturup üzülemem çünkü biliyorum ki ilk imkan dahilinde boncuk taneleri gibi dağılan biz yine toparlanıp taş üstünde taş bırakmayacağız.
Galerimde o kadar çok Sakarya dosyası var ki, o kadar çok hatıra. Bilinmedik bir diyar nasıl da insanın evi oluveriyor.
Nasıl burnumda tütüyor o Çark Caddesi nasıl... Normal geliyordu oysa normal bir cadde. Ama değilmiş işte amatör sokak sanatçılarını, türkü evlerinden, kafelerden taşan müzik seslerini, mısır satıcılarını, kafeler sokağının kalabalık uğultusunu, waffle town'dan taşan o muhteşem kokuyu, caddenin başında ve sonunda yer alan ve her fırsatta aldığımız Burger dondurmasını, Rodinin inanılmaz pastalarını ve tavuklarını,Bayram efendideki oturmalarımızı, Miza kafenin o küf kokusunu ve masalardaki çiçekleri, kitapçılar çarşısını, dar sokağın varoşluğunu, dershane yolunu, Akm'yi, bir zamanlar her akşam çerez ve sodamızla saatlerce oturduğumuz Şemsiyeli Bahçeyi, salıncaklı sandalyede içtiğim sahlebi, Orhan Camiyi,Kentparkı, Çark mesireyi, lunaparkı, Tatangaları, hafız lafını, Liyadaki kahvaltıyı,Redkitteki pizzayı,Sapancayı,Poyrazlarda bisiklet sürmeyi,Saklı Gölde kafa dinlemeyi, yurdumun balkonunda içilen kahveyi, gecenin geç saatlerinde indiğimiz kantinci ablaların yanını, odamın penceresini, yapmış olduğumuz fondüleri, rafımı, gece açılan efkarlı müzikleri, samimiyetle kurulan ve öğrenci işi olup da zenginlerin yanında halt yiyeceği sofraları, bitmek bilmeyen gece sohbetlerini, akşam yürüyüşlerini, kampüsü, hiç beğenmediğim fakültemi daha aklıma gelmeyen nicesini...
Çok özledim seni Sakaryaaaaa...
Her şeyinle...
Evet özledim ama içindeki insanlarla birlikte özledim. Çünkü belli bir süre yalnız kaldım da yalnızken anladım yalnızlığın yavan tadını. Şehir şehir değilmiş yalnızken. İnsanın sevme sebebiymiş bir şehri; arkadaş.
Öyle işte ne sen sor ne ben anlatayım bendeki Sakaryayı ...
Fotograflar dile getirsin istiyorum bu yazının devamını ...
(aksi gibi fotografta bulamamam :) )
Görüşmek üzere ...
Bu aralar yazmıyorum yazamıyorum, ihmal ettiğimin farkındayım ama aklımda sürekli planlar, yapacağım işler, gideceğim yerler, okuyacağım kitaplar, izleyeceğim filmler, takip edeceğim dergiler, hayatıma dahil olacak yeni hobiler falan derken elim kolum bağlandı sanki. Hayaller ve fikirler içinde boğuşmaktayım yani. Fazla tatil de iyi olmuyor mu ne. Zihin ve beden boş olunca insan ne yapacağını nereye gideceğini şaşırıyor sanırım.Sonra da hayaller, hayatlar capsi gerçek oluyor :)
Her şeyi istediğim gibi bir o kadar da hiçbir şey yapmayışım da eklenince elde var yine sıfır tabi. Ah bu ben uslanmaz ben...
Sakarya'yı yazmaya kaldığım yerden devam etmem gerektiğini fark edince dur dedim ben buradan yürürüm.
Sakarya kendini yazdırtıyor adeta. Nasıl yazdırmasın ki büyüdüğüm akıllandığım tabiri caiz ise adam gibi kadın olmama yardımı dokunan şehir, emeği çok üstümde tabi ki hakkım var diyor ve 'Ah Sakarya..(II) yazım başlıyor izninizle ..
İlk girdiği ortamda zorlanır insan, tanımadığı insanlar, yeni bir düzen, yeni bir çevre ...
Bu yenilere uyum sağlayacak şekilde yaratılmışız da çok şükür fazla zorluk çekmiyorum. Tabi bu süreç kişiden kişiye fark ediyor ama sonuç itibariyle ayak uyduruyoruz olana bitene. Yeni insanlarla yeni şehri keşfetmenin hazzı da yok ayrıca...
Eee yenilikler de tam bana göre olunca da bırakıyorum kendimi küçük bir yaprak misali suyun akışına. Boğulmamak için çok mücadele veriyorum o ayrı ...
Her getirenin bir götürüsü var artık biliyorum..
Keşfedilmeyi bekleyen kimisine küçük gelen Sakarya bize sayfalarını açıyor birer birer.
Tertemiz .
Yazıyoruz hikayemizi geziyoruz şehri. Ki gezdiğimiz kadar gezemediğimiz o kadar yer kaldı ki şu dört yıla sığdıramadığımız...
Ama buna oturup üzülemem çünkü biliyorum ki ilk imkan dahilinde boncuk taneleri gibi dağılan biz yine toparlanıp taş üstünde taş bırakmayacağız.
Galerimde o kadar çok Sakarya dosyası var ki, o kadar çok hatıra. Bilinmedik bir diyar nasıl da insanın evi oluveriyor.
Nasıl burnumda tütüyor o Çark Caddesi nasıl... Normal geliyordu oysa normal bir cadde. Ama değilmiş işte amatör sokak sanatçılarını, türkü evlerinden, kafelerden taşan müzik seslerini, mısır satıcılarını, kafeler sokağının kalabalık uğultusunu, waffle town'dan taşan o muhteşem kokuyu, caddenin başında ve sonunda yer alan ve her fırsatta aldığımız Burger dondurmasını, Rodinin inanılmaz pastalarını ve tavuklarını,Bayram efendideki oturmalarımızı, Miza kafenin o küf kokusunu ve masalardaki çiçekleri, kitapçılar çarşısını, dar sokağın varoşluğunu, dershane yolunu, Akm'yi, bir zamanlar her akşam çerez ve sodamızla saatlerce oturduğumuz Şemsiyeli Bahçeyi, salıncaklı sandalyede içtiğim sahlebi, Orhan Camiyi,Kentparkı, Çark mesireyi, lunaparkı, Tatangaları, hafız lafını, Liyadaki kahvaltıyı,Redkitteki pizzayı,Sapancayı,Poyrazlarda bisiklet sürmeyi,Saklı Gölde kafa dinlemeyi, yurdumun balkonunda içilen kahveyi, gecenin geç saatlerinde indiğimiz kantinci ablaların yanını, odamın penceresini, yapmış olduğumuz fondüleri, rafımı, gece açılan efkarlı müzikleri, samimiyetle kurulan ve öğrenci işi olup da zenginlerin yanında halt yiyeceği sofraları, bitmek bilmeyen gece sohbetlerini, akşam yürüyüşlerini, kampüsü, hiç beğenmediğim fakültemi daha aklıma gelmeyen nicesini...
Çok özledim seni Sakaryaaaaa...
Her şeyinle...
Evet özledim ama içindeki insanlarla birlikte özledim. Çünkü belli bir süre yalnız kaldım da yalnızken anladım yalnızlığın yavan tadını. Şehir şehir değilmiş yalnızken. İnsanın sevme sebebiymiş bir şehri; arkadaş.
Öyle işte ne sen sor ne ben anlatayım bendeki Sakaryayı ...
Fotograflar dile getirsin istiyorum bu yazının devamını ...
(aksi gibi fotografta bulamamam :) )
Görüşmek üzere ...










Yorumlar
Yorum Gönder